Ören Yeri

Özge Akdeniz

“Çek içine, çek, çek. Nasıl tadı?” dedi babam.

“Bilmiyorum. Hiçbir şey çıkmadı içinden.”

“Gücün yetmemiştir.” Elindeki çağlayı ağabeyime uzattı. “Sen dene bakalım.” Daldan üç tane daha kopardı. Anneme, dayıma ve yeni geline. İstanbullu gelin çok havalı. Bütün gün güneş gözlüğü takıyor, gözlerini ancak gün battıktan sonra görebiliyoruz. Gök gözlü değil ki, diyor annem. Nesi hassas olacak. Senin benim gibi gözleri, kahverengi. Dayım omuz silkiyor. O kadar aşık ki gelinin etrafında pervane olalım istiyor. Babam hepimizden hevesli. Ona misafir olsun, civarı gezdirsin, en sevdiği şey.

Geline uzattığı meyveyi ikiye bölüp çekirdeğin ucunu kırdı. “Buradan çekeceksin.” Dudaklarını büzüp “Hüüp,” diye gösterdi. Gelin çekirdeği almaya yeltenmedi bile. Gülümseyip piknik sepetini işaret etti. “Ben elma yesem Rüstem enişte. Alerjim var.” Babamın yüzü asıldı. Annem çekirdeği aldı. Babamın gözlerinin içine bakarak hüp diye içine çekti. Ekşi çekirdeği yüzünü buruşturmadan bir kerede yedi.

Suyun içinden yürümeye devam ettik. Öyle berrak ki, yosun tutmuş taşlar güneşle mücevher gibi parlıyor. Dayımla gelin arkadan geliyor. Suyun soğumasından çayın gözüne yaklaştığımızı anladım. Buradan sonra beni hep dayım taşır. Arkama döndüm, kucağına alması için kollarımı uzattım. Dayım çoktan yeni gelinin elini tutmuş, zeytin ağaçlarının altına götürüyor. Gelinin ayakları üşümüş. Babamın hevesi kaçtı. “İyi madem,” dedi. “Burada piknik yapalım.”

Sepetten önce elmalar çıktı, sonra annemin sarmalar.

TanidikYabancilar O Yaz13.jpeg